Yoroz’un tepesindeki üzüm bağları, oranın varlığını bildiğinden beri her yıl temmuz ayının gelmesini sabırsızlıkla beklemesine ve sene boyunca aklına her düştüğünde yanağı ile damağı arasında kalın kabuklu bir isabella tuttuğunu hissettiriyordu küçük Tamo’ya. Gökyüzünde güneşi her gördüğünde büyükannesinin yanına koşar; ‘bebiaa bebiaa! Hadi üzümler kararmıştır Yoroz’a çıkalım’ diye yalvarırdı.

Yazar

İlkay Güler

Kategori

Gastronomi

Yayınlanma Tarihi

Aralık 12, 2019

Yazar Instagram

llkayguler

Yaşlı ve artık tepeye tırmanması pek de mümkün olmayan kadının ise içten içe üzülerek torununu başından savdığı gözle görülür haldeydi. Artık Yoroz’a çıkamayacağını torununa söyleyip onun çaresiz hissetmesinden ya da kendi başına bir çılgınlık yapmasından korkuyor, mevsimi olsa da olmasa da ‘daha çok var üzümlerin olmasına, çiğ çiğ yolup da israf mı edelim güzelim mahsülü’ deyip kırmaktan ziyade başka bir vakte aktarıyordu torununun umutlarını.

Ancak bir arının polene olan açlığı kadar açtı küçük Tamo isabellalara. Çünkü doğduğu ev o tepede, üzüm bağı da o evin bahçesindeydi. Kendini tanımaya üzümlerin balının damladığı yerde başlamış, hasta olduğunda da, susadığında da, canı şeker çektiğinde de dişlerinin arasında kabuğundan ayrılıp derdine deva olan isabellalara uzatmıştı minik ellerini.

Bir sabah uyandığında yine büyükannesinin yanına koşmuş ve çok güzel bir rüya gördüğünü söylemişti. Melet’e yüzü dönük oturan Gogia nene ise torunundan anlatmasını istedi sanki rüyasında ne gördüğünü biliyormuş gibi bir yüz ifadesi takınarak.
Küçük kız rüyasında Yoroz’daki evlerinden Melet’in kıyısına taşındıklarında bağda isim verdiği birkaç üzüm salkımının yamaç boyunca kendisinin peşinden yuvarlanarak geldiğini, yuvarlandıkça bir kartopu gibi büyüdüğünü ama yamacın dibine gelince çok büyüdüklerinden aşağı inince duramayıp Melet Irmağı’nda patladıklarını söyledi. Torununun arzularına paralel giden rüyanın kötü sonuçlandığını sanan Gogia nene yanılmıştı. Tamo’nun ağzının sulandığını ve yutkunduğunu farketip devamı var mı diye sorarcasına; ‘eee’ dedi. Daha da bir iştahla anlatmaya devam eden küçük kız ırmakta patlayan üzümlerin suyu tamamen mor hale getirdiğini ve kendisinin de gidip ırmaktan kanarcasına üzüm suyu içtiğini söyledi. Bunları anlatırken gözlerinin içi parlıyordu ufaklığın. Küçük kızın her cümlesinin peşine de Gogia nenenin kafasında rafa kaldırdığı bir şeyin tozu siliniyordu.

Bir sabah uyandığında yine büyükannesinin yanına koşmuş ve çok güzel bir rüya gördüğünü söylemişti. Melet’e yüzü dönük oturan Gogia nene ise torunundan anlatmasını istedi sanki rüyasında ne gördüğünü biliyormuş gibi bir yüz ifadesi takınarak.
Küçük kız rüyasında Yoroz’daki evlerinden Melet’in kıyısına taşındıklarında bağda isim verdiği birkaç üzüm salkımının yamaç boyunca kendisinin peşinden yuvarlanarak geldiğini, yuvarlandıkça bir kartopu gibi büyüdüğünü ama yamacın dibine gelince çok büyüdüklerinden aşağı inince duramayıp Melet Irmağı’nda patladıklarını söyledi. Torununun arzularına paralel giden rüyanın kötü sonuçlandığını sanan Gogia nene yanılmıştı. Tamo’nun ağzının sulandığını ve yutkunduğunu farketip devamı var mı diye sorarcasına; ‘eee’ dedi. Daha da bir iştahla anlatmaya devam eden küçük kız ırmakta patlayan üzümlerin suyu tamamen mor hale getirdiğini ve kendisinin de gidip ırmaktan kanarcasına üzüm suyu içtiğini söyledi. Bunları anlatırken gözlerinin içi parlıyordu ufaklığın. Küçük kızın her cümlesinin peşine de Gogia nenenin kafasında rafa kaldırdığı bir şeyin tozu siliniyordu.

Birden yaşlı kadın ayağa fırladı. Torununun derdine çare olabileceğinin mutluluğu yüzünden okunuyordu. Tamo’nun rüyasındaki kocaman üzüm toplarının meleti mora boyaması kadının zihninde ırmağın aşağısındaki mısır değirmeniyle birleşmişti. Bunun sonucunda da geçen yazdan hazırlayıp kavanozladığı üzüm suları geldi aklına. Üzüm yoktu ama suyu vardı. Üstelik o bu lezzeti mısır unu ve nişastayla birleştirerek dört mevsim torununun yüzünü güldürebilecekti.
Seken ayağıyla gidip ambardan bir kavanoz üzüm suyu aldı yarısını tencereye döktü. Titreyen elleriyle o kadar hızlı ve heyecanlı çalışıyordu ki küçük kıza pepeçurayı tutturamadan yedirmekten korkuyordu. Usulca sakinleşti ve tencerede yarısı kaynamaya başlamış olan üzüm suyunu karıştırarak içine önce nişasta sonra da kıvamınca mısır ununu attı. Muhallebi kıvamına getirdiği tatlıyı mutfağındaki en güzel kaseye koyup önce dışarıda iyice soğuttu. Sonra üzerine kavurduğu fındık kırıntısından serpti ve dayanamayıp bir kaşık kendi ağzına attı. Özlediği bu lezzeti tattırmak için torununa seslenecekti ki, henüz ağzını açamadan koşa koşa gelen ve ‘bebiiaa burada üzüm kokuyor’ diye bağıran ufaklığı yanıbaşında buldu.

SORULAR
Hikayede verilen tarif ülkemizde yaşayan hangi etnik kökene ait bir gastronomik üründür?
İsabella adıyla belirtilen üzüm türü ülkemizde hangi isimlerle bilinir?

İlkay Güler